BÜYÜK BÜYÜK BABA – OĞUL DEDELERİM VE AKKÖPRÜ

21 Aralık 2014
1.526 kez okundu

akkopru_8_20091214_1487465767O gün yine rahmetli eşime babasından kalan Kızılcakuyu’daki bahçemizde, gençliğin verdiği kudret, buna eklenen azim ve hevesle, akşama kadar çalışmış olduğumuzdan yorulmuş, şehirden bahçelerine gelen diğer komşularla birlikte, belediyenin, köyden Karaman’a gitmek için, oradan geçecek son otobüsünü bekliyorduk.
Oradaki damında göçülü, eşimin akrabalarından da olan, Rahmetli Veli Uysal (Kel Veli), bize yaklaşarak, her zamanki şakacı hali ile; “komşular, bugün otobüs gelmeyecekmiş, sizi çiftliğimdeki apartmanımda misafir edebilirim. Buyurun” demiş, oradakilerin gülüşmeleri arasında gelip yanımıza da oturmuştu.
Laf lafı açmış, sohbet de koyulaşmıştı ki, bana dönerek ve eliyle de tarif ederek şöyle dedi; ”Enişte, karşı sırtlar, şu üstünde oturduğumuz araziler dahil, Akköprü’den, Kirişçi’ye kadar, en iyi arazilerin, bunlardan başka, köyün değişik yerlerinde, en çok araziye sahip bir dedenin olduğunu duymuş muydun?” dedi.
Şaşırmıştım. Veli Dayı bunları anlatırken, ailemin durumu gözlerimin önüne geldi. Arazi parçası olarak; Yukarıdere’de babamın İlkokul hademeliğinden aldığı çok az maaşından ve hatta bizlerin zaruri ihtiyaçlarından keserek satın aldığı en büyüğü 200 metre kare olan, iki adet bahçecik ve bir de, atalarımızdan kaldığı söylenen ve babam ile anamın omuz zoru ile birazını bağ, kalanını da sebzelik olarak, Döşeme Çeşmesinden akan, diğer komşularla münavebe usulü ile sulanan, sebze ektiğimiz, Döşeme Bağımız vardı. Hepsi o kadar..
Oysa, Veli Dayı, şimdi akla hayale gelmeyen ve hiç bilmediğim, beklemediğim, toprak ağası bir dedemin olduğunu söylüyor, aklıma ve mantığıma sığmayan bir durumdan bahsediyordu..Veli Dayı hikayesine şöyle devam etti:
İşte, dedelerinden biri, o gün yine buraya yakın, Sütleğen Ağılında günlük süreceği evleği tamamlamış, öküzleri Akköprünün oralardaki, suyu ve otu bol dere kenarına salmış, kendisi de, köprünün altına inerek, elini yüzünü yıkadıktan sonra, köprünün üzerindeki taş korkuluklara sırtını vererek oturduğu yerde, babasının köyden getireceği azığı, daha çok da, dün akşamdan beri tükendiği için içemediği, koyu bir tiryakisi olan tütününü bekliyormuş.
Babasının eşek üzerinde Kepez’in o yokuşundan inip köprüye yaklaştığını gören oğul, oturduğu yerden kalkarak, bir taraftan yanına kadar gelen babasının inmesine yardım ederken, diğer yandan da azık heybesini indirip, hoş geldin bile demeden, titreyen elleriyle, azıkları çıkarmış ve babasına dönerek; “tütün nerde ya baba?” dediğinde, babasının “tüh unutmuşum” sözlerini duyar duymaz, babasına çok kaba sözler söyleyerek, bir de tokat atmış.
Tek evladından hiç beklemediği bu çok ağır ve çirkin hakarete müthiş içerleyen ihtiyar adam, beşuş bir çehre ve hüzün dolu titreyen sesiyle; “Öylemi oğlum?” demiş ve deminki tokattan yere düşen fesini alıp başına giydikten sonra, eşeğine binip köye dönmüş, avluda karşılaştığı eşine; “Zengenli Garı (dedem eşini Zengen köyünden almışmış), artık benim oğlum diye birisi yok. O’nu evlatlıktan reddettim” diyerek olanları anlatmış ve “mallarımın O’na kalmasını da istemem. Bu hususta bana mani olmaya kalkarsan, seni de boşarım” diyerek korkutup susturmuş..
Bu arada, oğlunun pişmanlık duyarak gönderdiği ricacı, konu komşuları da reddeden bu adamcağız, ölünceye kadar, her yıl o tarlaların bir ikisini satıp bitirmiş diye sözlerini tamamladığında, babasına terbiyesizlik eden dedeme, içimden kırılırken, O’nun babası diğer Dedem için de üzülmüştüm…
Veli Dayı’dan bu hikâyeyi dinledikten sonra, çoktan Allahın Rahmetine kavuşmuş bulunan Emmim Hasan Demir’in (Boduk Hasan); bazı konuşmaları arasında dile getirdiği, o yıllarda tam olarak kavrayamadığım, “Ah hayırsız evlat ah, ataya el mi kaldırılır?) şeklindeki acı acı dertlenişini, ancak şimdi daha iyi anlıyordum…
Veli Dayıdan dinlediğim bu hikâyeyi, o yıllarda sağ olan rahmetli babama sorduğumda; babam da o olayın hemen hemen aynısını tekrarladıktan sonra da, şöyle demişti: “O dedemizden kala kala yalnız Döşeme denilen kıraç bağ kalmış. O da herhalde değersiz olduğundan veya buranın satılma sırası gelmeden kendisi vefat etmiş olabilir demiş ve şöyle devam etmişti:
O dedemizden kalan sadece Döşemedeki şimdi yalnız bizim olan yer değil, bitişiğimizdekiler ve onların yanındakiler de dahil olan arazilerdir. Sahipleriyle, uzaktan ve yakından akrabalarımız olduklarını düşünürsek, o satılamayıp kalan arazi, bir hayli büyük olup, miras yolu ile bu akrabalara geçmiş” diye de eklemişti.
Eski yazılarımın birinde çocukluğumda evimizin bizden başka iki yakın akrabamızın evlerini de içine alan büyücek bir avlunun içinde (biz buraya hayat derdik) bulunduğunu, bu avlunun da sokağa açılan kocaman iki kanadının olduğunu, bu kanatlardan birinin devamlı arkasından kalın bir demir kolla sabitleştirilmiş, diğerinden girilip çıkıldığını yazmıştım.
O yıllar sokağımızda da aynı büyüklükte kapıları olan komşularımızın bulunduğunu, bu evlere sırtında yükleri ile birlikte develerin girip çıktığını, ancak bizim o koca kapıdan en son devenin ne zaman girip çıktığını görmediğimi de yazmıştım.
Ben dede ve ebelerimi hiç göremedim. (Bizim zamanımızda ninelere veya büyük annelere ebe denirdi) Bugün nüfustaki en son kayıtlarda adı olan babamın babası Osman Dedem ve O’nun babası Süleyman Dedem vardır..
Süleyman Dedemin sanatı demirciliktir. Bu sebepten biz de soyadımızı O’nun sanatına izafeten “Demir” olarak almışız. Büyük bir ihtimalle Akköprü’de babasına tokat atan da bu Süleyman adındaki dedemin babasıdır. Çünkü o yıllar bütün köylerde olduğu gibi İbrala’da da geçerli olan çiftçilikti. Yaptığı büyük hata sebebiyle, babasından arazi de kalmadığından, kendisi kıt kanaat geçinirken, Süleyman adındaki oğlunu, bir demircinin yanına çırak olarak verip, O’na demirciliği öğrettiği anlaşılıyor..
İşte bir zamanlar köyde arazi varlığı ile bir hayli zengin olan ve bu arazilerden kalkan mahsullerin taşınmasında, o yılların en geçerli nakliye hayvanı, develerinin sırtlarındaki yükleri ile o koca kapıdan geçerlerken, bir hiç yüzünden oğlunun yaptığı büyük hatadan sonra arazisi olmayan o dedemin artık devesi de olamayacağından, kapının bir kanadının, neden arkadan kalın bir demirle sabitleştirildiğinin sırrı da anlaşılıyor.
1940 yılında evimizi o avludan bölünmüş arsa üzerine yeniden yaptırdığımızda, sokağa açılan kapısı, yukarıda adı geçen o iki kanatlı kapının birinin küçültülmüşüydü. Ki şu anda bile köydeki evimizin dışa açılan kapısı olarak görevini sürdürüyor.
Asırların tahribatından yer yer çatlamış, paslı menteşelerinden çeşitli sesler çıkaran düğüm yerleri açılmış, üzerinde çeşitli tarihlerde yazılı silik numaraları ile atalarımdan bilmem kaç kuşak öncelerinin, iyi ve kötü günlerinin göz izi ve anılarını taşıyan, sokağa bakan tarafıyla da önünden geçen nice olaylara şahit olan, bu birkaç asırlık ulu kapının önüne her geldiğinde, içim sızlayarak bunları hatırlarım.
Bir hiç yüzünde fevri bir hareketle babasına el kaldıracak kadar küçülen olaydaki dedem, inşallah sonradan pişmanlık duyup, Allahtan affını dilemiştir..
Eli öpülesi, baş tacımız Babalarımızın ve elbette ki dünyanın en değerli varlıklarımızdan Annelerin değerini yaşarken bilmek ve onlara, dünyanın en değerli varlıkları olduğunu hissettirmek, saygıda kusur etmemek, onları mutlu etmek, bir insanın bu dünyadaki en önemli, en birinci görevi ve zevki olmalı. Henüz kaybetmeden…
Anne ve babasını kaybedenler ise onlara layık asil bir evlat olmalı, çok dua ile hep onları anmalı, onlar adına hayır işlemelidirler….
“Ağlarsa anam ağlar” derler ya, annelerin gözyaşlarını görebilirsiniz, ama babalarınınkini çoğu kez göremezsiniz. Bu onların ağlamadıklarını göstermez. Onlar sadece “Yürekten ağlarlar”.
Bir yazıdan hatırladığıma göre de; babalar en kutsal varlıklar olan annelerin gölgesinde kalan silik kahramanlardır.

Tevfik DEMİR
Konya’daki Yeşildereli

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

webmaster wordpress site analiz seo analiz
ibrala.com Sitesi Yunus Emre Medya Tanıtım Web Tasarım ve Organizasyon'a Aittir.