Çocukluğumdaki İbrala 3

15 Mart 2015
951 kez okundu

yesildere_13_20091214_1695273170İkinci Cihan Savaşının bütün şiddetiyle devam ettiği o yıllarda, bugün belediye olarak bildiğimiz yapının yerinde, altı kahve, üzeri de ahşap bir merdivenle çıkılıp, bir odası muhtar odası, diğeri Halkevi olarak kullanılan yere Devlet akü ile çalışan bir radyo vermişti.

Bu radyo yaz günlerinde, ikindiye doğru, aşağıdaki kahvenin önündeki avluda bir masanın üzerine konur ve sabırsızlıkla, o yıllarda adına AJANS HABERLERİ de denilen ve İkinci Cihan Savaşının savaş haberlerini anlatırken, oradakiler can kulağı ile dinler, sonra da aklı erenler, bu haberleri oradakilere anlayacakları şekilde açıklama yaparak anlatırlardı Bu radyonun aküleri de kaleye monte edilen ve rüzgâr kuvveti ile dönen dinamodan şarj edilirdi.

İşte o yıllar Köyde yeni askere gidecek olan gençlerin acemiliklerinde fazla zorluk çekmemeleri için askerde çavuş olmuş ve yıllarca askerlik yaptıktan sonra terhis olarak köye yeni dönmüş bulunan Kellecilerden Bekir Aydoğan (Bekir Çavuş) Korundibi’nde ellerine tüfek boyunda sopalar vererek onları talim ettirmişti.

Akşamları evlerde yanan gaz lambalarının ışığı sızıp, düşman tayyarelerinden (uçak) görünmesin diye, bekçiler sokakları dolaşarak ışığı sızanları uyarır, ikaz ederdi. Köye tahsis olunan gazyağı ise; Köyün Kâtibi Hacı Hüseyin Efendinin ismini okuduğu şahsın getirdiği şişeye, bekçi tarafından verilen bir litre gaz yağı, aktarılarak evlerine götürülürdü.
O yıllarda köyün muhtarı da olan Çanakkale Gazilerinden Topal Musa Dayım da Döşemeye; örnek olsun diye, askerde gördüğü gibi bir de istikam kazdırmıştı ki, çocukluğumuzda burada, emsal arkadaşlarımla, kafamızda canlandırdığımız savaş oyunları oynardık.

Yine o yıllardan hatırlıyorum da; bulunduğumuz sokakta, okumasını yazmasını bilen kişiler parmakla gösterilecek kadar az olduğundan, çocukları askerde olanların çoğunun anaları, babama gelirler, gelen mektuplarını okuturlar ve karşılığını da yazdırırlardı. Bunlardan biri de Kürsüoğlu Dayının eşi Meryem Teyzeydi. Gelen mektubu ile bize gelir, babama; “Mustafa’mız, Duranımdan (Kürsü oğlunun Duran) mektup geldi, şunu bir okuyuver” der, mektubu can kulağı ile dinler, sonra da karşılığını yazdırıp giderdi.
Babama yalnız mektup yazdıranlar değil, hastalarına şifa arayanlar, çocuklarına nazar kâğıdı yazdıracaklar ve hatta o gün dağda kalmış hayvanlarını kurt yemesin diye Canavar Ağzı Bağlatmaya! gelenler ve hayvanlarına kıran (Salgın hastalıklar) girenler de, çare için babama gelirlerdi.

Babam gelenlere; “Bunlara inanmayın, bunların çoğu boş ve safsata şeyler” diye geri çevirmeye çalışsa da, bazıları ısrar eder, veya anam araya girerek; “Hay Mustafa, bu bir tesnif, kapımıza kadar gelmişler, boş çevirme” der, babam da çokça anamı veya gelen kişileri kıramaz, o meşhur eski yazı dua kitabından gereken duayı bir kâğıda yazar, muska şekline getirip, verip, savardı.,

Bu dualarla ilgili olan ve hala aklıma geldikçe acı acı gülümsediğim bir olayı da şöyle hatırlarım. ‘O günlerde, ismini hatırlayamadığım, ihtiyarca bir teyze, yine bize gelmiş; “Mustafa şu dua kâğıdını üç sene evvel eskici Hüseyin’e yazdırmıştım. İki sene davarlarımdan hiç biri ölmemişti. Bu sene her gün bir/ikisi ölüyor. Herhalde kâğıdın hükmü geçti. Yeniletmek için Hüseyin’i arıyorum ama yok. Karamana gitmiş. Eski yazıyı sen de bilirsin. Şunu aç ta, ayni duayı yazıver” diyerek elindeki muskayı babama vermişti’.
Babam kâğıdı açtıktan sonra; içindekileri okurken, birden gülmeye başladığında şaşırdık. Gelen teyze “Ne gülüyon Mustafa, duaya gülünür mü?” diye çıkıştığında, babam bu sefer kâğıtta olanları sesli olarak şöyle okumuştu.”Güğül güğül güğüldesin Daha beterine uğrasın.” Kadıncağız bir Vela havle! çekerek, bu duayı yazdırdığı eskici Hüseyin’e söylene söylene uzaklaşıp gitmişti..

Köydeki hastalıklar:
1940 yılında Karamanda bulunan Süvari Alayını, Köyün Muhtarı da olan Topal Musa dayı köye davet ederek Döşemede yemek vermiş, askerler yemeklerini yerken biz çocuklar da onların mataralarını, oradaki buz gibi akan çeşmeden doldurup verdiğimizden, onlar da bize kumanyalarından, çok sevdiğimiz kesek helva dediğimiz helvaları ikram ettiklerinden bol bol helva yemiştik.

O yıllar köyde Verem, Sıtma ve daha bizim bilemediğimiz birçok hastalıklar da vardı. Babam o gün bu askeri birliğin doktorunu getirerek, verem hastası olan halam’ı muayene de ettirmişti. Ancak halam o yıl vefat etti.

O günün gecesinde, babam ve anam halamlardayken, ben kardeşlerimle evde yataklarımıza yatmıştık ki, aniden evimiz sallanmaya başlamış, raflardaki kap/kacak üzerimize düşmeye başladığında, o yıllarda henüz güncel olan Erzincan Zelzelesi’ni (Deprem, Yer sarsıntısı) hatırladığımdan, hemen kardeşlerimi alıp dışarı çıkarırken, babam ve anam da koşarak gelmişlerdi.
O yıllarda köyde günde iki veya üç kişinin cenazesinin çıktığı bir salgın hastalık ta o zamanların yetkililerinin ifadesine göre “tifüs” hastalığıydı. Herkes korku içinde yaşarken, Köye buharla çalışan bir Etüv’ün geldiğini, mahallemizde bir evin kapısına kilit vurularak giyecek eşyalarının bu Etüv denilen makineden geçirdiklerini, kahvelerde bit muayenesinin yapıldığını da biliyorum. Okulda biz çocuklar zaten her gün bit muayenesinden geçiriliyorduk.

Şu anda, her ikisi de Allahın Rahmetine kavuşmuş olduğundan ismini veremediğim, o günlerde köyde şakacı bir kişinin, hem konuşmasını ve hem de iki tırnağı arasında bit öldürürken “Yavşaklanmışık” diyerek bir kadının taklidini yaparak, oradakileri güldürdüğünü hatırlıyorum ki Bit, DDT denilen ilaç çıkıncaya kadar, köyde hemen herkesin başı ve çamaşırlarında, bilhassa da, kadınların uzunca olan saçlarında hiç eksik olmamıştır.
Doğum sırasında kaybettiğimiz genç kadınlarımız, o zamanki adı ile ‘satlıcan’ denilen, sonunda çokça ölümle neticelenen Zatürre’den,”karnından bir ağrı tuttu, sebebi o oldu” dedikleri, kıvrana kıvrana gözümüzün önünde Apandist’den, o günlerde ismini hiç işitmediğimiz Kanser veya daha nice hastalıklardan, ne kadar canların gittiğini yalnız Allah bilir.

Kestel’in düzlüğündeki ak topraklıktan, kadınlarımızın getirip, oturduğumuz odaları boyayıp cilaladıkları toprağın, Pınarkolu’ndan çeşmelerimize kadar taşınan suların taşındığı künklerin Asbestli, yani kanser yapan topraklardan yapıldıklarını bilmiyorduk ki. Bir de eski insanların yaş ortalamasının 40 olduğundan bahsedilir. Sanırım Kellecilerden olan bir kadınımızın da, o topraklıktan, toprak kazarken yıkılan toprak altında kalarak öldüğünü hatırlıyorum.

Sıtma aşağı yukarı bütün köy halkında var gibiydi. Ben bile her gün akşama doğru sıtmanın ateşi ile kıvrandığım günleri hatırlarım. Bu hastalığın ilacı olan Kinin’e de yeterince ulaşıldığını pek zannetmem. Aylarca çektiğim bu hastalıktan rahmetli babamın üzerine damlatılan bir ilaçla, rengi sarı veya kırmızıya dönmüş, bir adet çok acı çay şekerini yedirdikten sonra sıtmadan kurtulmuştum. O yıllarda ismini benim de duyduğum, ancak şimdilerde hatırlayamadığım, belki de yasak veya kocakarı ilacı olan bu ilaçlı şeker beni o sıtmadan kurtarmıştı.

Bilhassa kış günlerinde iş güç ve hayvanların bakımı gibi sebeplerle dışarıda kalıp üşütenlere (kupa) şişe çekerek veya ceviz ağacının yaprakları içinde terletilerek üşütmeden kurtulmaya çalışılırdı. O sırada bu hastalara bolca dağ çayı ile birlikte Opon veya Gripin de içirilerek, daha çok terlemeleri sağlanırdı.

Yaş ceviz yapraklarının insan vücudundaki üşütmeyi çekip aldığına inanıldığından, hastalar yer yatağına serilen çarşafın üzerine bolca serilen ceviz yaprakları üzerine çırılçıplak soyularak sırt üstü yatırılır, göğsü üzerine de bu yapraklardan bol bol serilip, üzeri yün yorganla örtülür, hasta üstünü amcasın diye yanında beklenir ve iyice terlemesi sağlanırdı.
O yıllarda adına ‘satlıcan’ denilip bilhassa yaşlı kimseler ile çocuklar üzerinde daha etkili, bugünkü adı ile de Zatürre olarak bilinen bu hastalıktan da, ne kadar insanımızı kaybettiğimizi Allah bilir.

Nazar için hastalara dua okunup yüzüne üflenir veya bir hocaya giderek muska yazdırılırdı. Nazar için bir de “kurşun dökme” işlemi yapılırdı ki, şimdi bile o işlemi gözümün önüne getirdiğimde korkar, içim parçalanır.

Bir küçük tavanın içinde eritilen kurşunlar, oturmuş bulunan hastanın başı üzerine serilen örtü üzerinde, bir başkasının elinde içinde soğuk su olan kabın içine dökülür dökülmez “caz” diye bir ses çıkarırken, kurşunlar suyun içinde göz göz şekillere uğrardı. Bu işi yapanlar; “Bak şu gözlere, gördün mü? Gözü çıkasıcalar!, nazar değirmişler!” der, buna da inanılırdı.

Şimdi düşünüyorum da; o esnada eritilmiş olan kurşun, kazaen birinin üzerine dökülse, acaba o insanı ne hale getirirdi! Düşündükçe içimde bir ürpertiyi hala duyarım.
Köyümüzde yukarı mahallede bir de “ocak” vardı ki, köy içinden, civar köylerden ve hatta Konya’dan bile bu ocağa her türlü hastalık için çare arayanlar gelirdi. Buraya gelen hastanın üzerine kırmızı bir bez serilir, eline büyükçe bir bıçak alan ocağın kıyıcısı da, bu bıçağı o bezin üzerinde kıyar gibi hareketler yaptırırdı ki, buna da “kıyılma” derlerdi. Bu ocağa yürüyemeyen veya ağrılar içinde gelenlerin, kıyıldıktan sonra şifaya kavuşarak ayrıldıkları söylenir..

O yıllarda doktorlar, bize çok uzak ve ona ulaşmak adeta imkânsız bir şeydi. Yani biz insanlar tamamen şans ve kaderimizle baş başaydık. Yani o günlerdeki deyime göre; aşağı yukarı hepimiz “kıran artığıydık”.

Devam edecek

Tevfik DEMİR
Konya’daki Yeşildereli

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

webmaster wordpress site analiz seo analiz
ibrala.com Sitesi Yunus Emre Medya Tanıtım Web Tasarım ve Organizasyon'a Aittir.