Çocukluğumdaki İbrala 6

22 Nisan 2015
1.956 kez okundu

yesildere_9_20091214_2090279130Çeşmelerimiz:Sularının Pınarkolu denilen mevkiden, çanak künkler içinde gelip, çoğu ana cadde ve, bir ikisi de ara sokaklarda olan çeşmelerden, hiç durmadan gece gündüz akan, ülüğünden insanlarımızın, önündeki taştan oyma veya sonradan betondan yapılan yalaklarından da hayvanlarımızın sulandığı çeşmelerimizi, daha önceki yazılarımda uzun uzun anlatmıştım. Bazen de hem insanlar ve hem de hayvanlar, o yıllar tertemiz olan dere veya ırmaklardan, hiç çekinmeden içer ve kullanılırdı.
Adı geçen Pınarkolu’nda şahsen birkaç kez yağmur duasını ve orada köy halkı olarak öbek öbek yer sofrasında etli pilav yediğimi, bir seferinde de, okuldayken oraya yaptığımız gezide çıkınlarımız içindeki çoğu yumurta, soğan, peynir gibi katığımızı, oradaki çeşme başında iştahla yediğimizi, öğretmenimizin renk renk kâğıttan yaptığı uçurtma uçurduğumuzu hatırlıyorum. Yağmur duası bazen de köyün tam karşısındaki Döşemenin çeşmesi başında yapılırdı.
Bilhassa, bahar ve yaz aylarında, yağmur yağmaya başladığında, insanlar o Pınarkolu tarafına bakarlar ve orada yoğunlaşan bulutları görünce “Maşat çok bulandı. Allah korusun sel gelebilir” denilirdi. Bu taraflara bir de Şarlak denilirdi ki, adından da anlaşılacağı gibi Şarlak; aniden gelen sel suları demek olduğunu sanıyorum. .
İşte buraya yağan ani yağmurlar, köye sel olarak gelir, ana caddeden, taa dereye kadar boz bulanık akıp giderken, oralardan kopardığı toprak ve kum tanelerinin bir kısmını, bu caddeye bırakır, çoğunu dereye sürüklerdi. Bizim zamanımızda en büyük sel 1957 yılında gelen sel olup, köyde birkaç evde ve aşağı camide hasar da yapmıştı. Sonraları oraya yapılan set ve dikilen ağaçlar sebebiyle sel gelmesi önlenmişti
Köyün içindeki çeşmeler haricinde bildiğim kadarı ile dağ ve ova mevkilerindeki Pınarkolu, Döşeme, Çayırkuşu, Tuzaklı ve Akpınar’da da çeşmeler vardı. Oralara çalışmaya giden insanlarımız ve hayvanlarımız, bu çeşmelerden içip susuzluklarını giderirlerdi ki, buraları; bilhassa kurt, kuş, Vb. yabani hayvanların da, en kolay erişebildikleri su kaynakları, bu çeşmelerdi.
Köye yakın olduğundan ve hayvanlarımızı da otlattığımız Döşemedeki yukarı ve aşağı çeşmelerin suları, yağışı bol olan yıllarda künklerine sığmaz, yanlardan bile akardı ki, Döşeme adındaki bağımız da, oralardaki komşu bağ sahipleri ile birlikte sıra ile o çeşmenin suyu ile sulanırdı.

Kuyularımız:
Çok geniş araziye sahip olan köyümüzde bilhassa o meşhur Kaş denilen mevkiden Ova’ya varıncaya kadar olan düz arazi parçası içinde; Tekke, Kınık, Kulaca, Demirci gibi aklıma geliveren mevkilerdeki kabristanlardan da bildiğimiz gibi, atalarımız buralarda yüzyıllarca hayvancılık ve çiftçilik yaparak yaşamlarını sürdürdükten sonra, üst üste gelen kuraklıktan, başta İbrala ve Karaman olarak, çeşitli yerlere göç etmişlerdir ki, onlardan kalan kuyuları yoğun bir şekilde hala kullanırız.
Ova’ya gidip dönerken, bilhassa yaz günlerde gerek yukarı kuyudan ve gerekse aşağı kuyudan, çoğu kez yatarak veya avuç avuç içtiğimde, sanki abu hayat pınarından içmiş gibi içim ferahlar, çatlayan dudaklarıma şifalar verir, susuzluğumu giderirdim.
Köyümüzün en susuz mevkisinin Ovacık olduğunu bilirim. Orası için serçe içecek suyu yok denirdi. Allaha sonsuz şükürler olsun ki; daha evvel “Ovacıktaki Derin Kuyu” başlığı altındaki bir yazımda da belirttiğim gibi; Karaman Ziraat Bankası görevim sırasında, Zirai Kredilerin bir yetkilisi olduğum günlerde, elime geçen ilk fırsatta arkadaşım Vahit Özırmak’a ait arazide, kendisinin bile gönülsüz ve tereddüt etmesine rağmen, bütün mesuliyeti üzerime alarak, bir derin kuyu açtırmıştım ki orası da tertemiz ve bol suya kavuşuştu. Ova tarafında olduğu gibi, dağ yöresinde de, atalarımızdan kalan kuyularımız yüzlerce ve bekli de binlerce yıldır kullanılmaktadırlar.

Pınarlarımız.
O yıllarda tarlaların işlenmesinin öküzlerin çektiği sabanlarla yapıldığını, daha evvelki yazılarımda belirttim. Baharda yapılan nadastan sonra, ekin zamanına kadar olan zaman diliminde, işi biten öküzlerin güdülmesi işi vardı ki, bu işi Körseyvat, Tuzaklı, Nalıma’nın güneyindeki sırtlar ve en çok da, Güzin Pınarının bulunduğu geniş çayırda, akran arkadaşlar, kendi hayvanlarını güderken, ben de bir başkasına ait öküzleri güderdim.
Uzun süren kış aylarından sonra, buralar yemyeşil olur, oradaki boş arazide hayvanlarımız otlarken, bizler de, o yıllarda oynanan oyunları oynar, arkadaşlar arasında güreş tutar, kovalaklardan külahlar yapar, hoşça vakit geçirirdik. Öğleye doğru, Pınarın başında toplanır, çıkınlarımızdaki azıklarımızı çıkarıp yerken, buz gibi suyunu içerdik. Köyün birkaç mevkiinde de pınarları hatırlarım ama, aklımda kaldığı kadar, suyu en bol ve soğuk pınarlardan biri bu Güzin Pınarı’ydı. Bilhassa yağışı bol olan yıllarda, bahar aylarında birçok pınarlar meydana çıkar ve suları içilirdi.

Deremiz.
İbrala’ya Allahın en büyük nimetlerinden biri, hemen yanından geçen deresiydi. Keşke insan olarak bizler aklımızı kullanarak, tabiat ana’nın insanlığa verdiği bu ve buna benzer armağanlarını hor kullanıp küstürmeseydik.
.Baharda coşan, kabına sığmayıp, etrafındaki bahçeleri basan, tarihi köprülere bile sığamayarak, bazılarının kenarlarından da taşan, ve aylarca aktıktan sonra, yavaş yavaş sakinleşen göbetlerinde yüzmesini öğrendiğimiz, bol ve tertemiz suyunda çeşitli balıkların kaynaştığı, değirmenlerimizi döndürüp, bahçe ve tarlalarımızı sulayan ve o yıllar hiç çekinmeden avuç avuç suyunu içtiğimiz, şimdilerde ise, çok az ve kirli olduğundan içinde canlıların bile yaşamadığı deremiz.
Ta bent başından itibaren birsi bu yakadaki İbili, Yukarı ve aşağı dere mevkilerindeki bahçeleri sulayıp iki adet değirmeni de döndürdükten sonra dereye, diğeri de karşı yaka denilen o yıllarda daha çok ekilen, mısır, (Ayfiyin) Afyon-Haşhaş, buğday ve arpa tarlalarını suladıktan sonra, o da dereye ulaşan Karşıyaka arkları.
Köyde biri YUKARIDERE de Kocaağalar’a, ikisi de AŞAĞIDERE ve KARŞIYAKA değirmeni olarak, Hacı Alilere ait, üç adet değirmen vardı..
Bu üç değirmen de, bilhassa güz aylarında, köyün, civar köylerin ve hatta ta Karapınar köylerinden gelen müşterilerin, un ve bulgurlarının öğütülmesi için, gece gündüz dönen ve öğünen un ve bulgurların, burnunuza kadar gelen, türül türül kokularını duyardınız…
Çocukluğumdaki yıllarında; bu değirmenlerin olukları, fıçılarda da olduğu gibi, bazı yerleri demir çemberlerle sıkıştırılmış, sağlam ağaçlardan yapılmış iken, sonraları çelik saçlara çevrilmiş ve su kayıpları da önlenmişti.
Bu değirmenlerin bir de dişlenmeleri sırasında, köyden kahveden gençler çağrılır, bunların kol gücü ile değirmenin taşı yerinden kaldırılarak ters çevrilir, özel çekici ile diş açıldıktan sonra, yine bu insanların gücü ile yerine konurdu ki, bu iş hem çok zor ve tehlikeliydi. Sonraları köyümüzde kafası çok iyi çalışan, becerikli teknik adam rahmetli Yörük Bekir’i nin yaptığı bir düzenekle, ayni taş, bir adam tarafından, hem kaldırılıp, hem de yerine tekrar konulması sağlanmış oldu.
Bir de arklarımızın geçtiği güzergâhtaki hendekler üzerinde, eskiden ahşaptan yapılmış, adına da GERİZ denilen, su geçitleri de, yine değirmen olukları gibi, sonradan saçtan yapılarak, su kayıpları böylece önlenmişti. Yine bir anı olarak İlkokuldayken okulun karşısındaki aşağı değirmen’e giden arkın, o yıllardaki ahşaptan yapılmış gerizinden, kışın sızan sularının, donup havuç gibi sarkan buzlarını, öğretmen görmeden yediğimiz de hatıralarım arasındadır

Köprülerimiz:
İbrala çok eski çağlardan beri bir yerleşim yeri olduğuna ve hemen yanından geçen derenin de, ta o günlerden beri, orada var olduğuna göre; köyde yaşayan hem insanlar ve hem de hayvanların, hemen karşı yakaya geçme ihtiyaçları olduğundan, köprüler muhakkak ki, ta o günlerden başlayarak, her zaman vardı.
Çocukluğumdan bildiğim kadarı ile köyün içinde; biri yukarıda, karşı yakaya geçişte ve diğeri de aşağıda, köyün hemen içinde, Döşeme Köprüsü olup, daha aşağılarda, Nalıma Köprüsü, Ak Köprü, Denircik Köprüsü ve bir de Ova’ya yakın yerdeki, taştan yapılmış tarihi köprüleri biliyorum. Bu köprülere benzer bir köprünün, Kayaöünü’ne geçişte de olduğu söylenirse de, ben o köprüyü hiç görmedim. Bunlara ilave olarak İbili ve Karşıdeğirmen’e geçişte de köprüler vardı ama, bu köprüler, sağlam olmadıklarından, bahar selleri ile yıkılır, yenisi yapılırdı.
Bilhassa bahar aylarında büyüklerimizin; “Dereye sel gelmiş, üzerinde uçan kuşu bile kapar, sakın dereye yaklaşmayın” tembihlerine rağmen, merakımdan hemen yakınımızdaki tarihi Dere Köprüsüne gelir, tam orta yerinde taş korkuluklara sıkıca yapışır, aşağıda, köprünün iki gözünden, muhteşem bir şekilde, boz bulanık akan sel sularına dikkatlice baktığımda, gözüm dalar, suların üzerinde, köprü ile birlikte uçar gibi olurdum.
Köprünün tam ortasında suları iki göze taksim eden granit taşlardan yapılmış üçgen şeklindeki mahmuz, suları ikiye bölerek, iki gözden akmayı sağlar, derenin iki yakasındaki salkım söğütlerden sarkan, incecik dallar, sel sularının üzerinde yüzerken, tam karşıda, karşı değirmenin sularını ayıran Hacı Alilerin Bendinden, bir şelale gibi aşağı akan, sel sularının sesini duyardım.
Derenin üzerinde, bir gerdanlık kadar zarif, güzel, sağlam, granit taşlardan yapılmış bu ata yadigârının kimlerden kaldığını maalesef bilmem. Yukarıda da yazdığım gibi, bu köprülerin yerinde, çok eski yıllarda da, muhakkak köprüler vardı ama, bize kadar sapasağlam ve zarif bu köprünün kimin eseri olduğunu, keşke doğru olarak bilip, buraya yazabilseydim.
Ancak Anadolu’nun muhtelif yerlerinde gördüğüm buna benzer ayni tarz ve güzelliği taşıyan köprüler vardır ki, umumiyetle taş ustalığında şöhrete ulaşmış, Selçuklulara ait olduğu gibi, benim de üzerinden çokça geçtiğim, bugünlerde ise baraj suları altında kalan Ermenek’teki Görmel Köprüsü’nün, bir Karamanoğlu eseri olduğunu, üzerindeki plaketinden okumuştum.
Bu civarda da çoktandır hâkimiyet, Selçuklular veya Karaman oğulları ve sonunda da Osmanlılarda olduğuna göre, adı geçen köprülerin de, bunlara ait eserler olduğu kanaatim vardır. Çünkü çocukluğumda gördüğüm kadarıyla, bu köprülerin hemen hemen tamamı, yeni gibi sapasağlamdı.
Ancak son yıllarda köyün güneyinde bulunan Mermer Madeni’nin taşınması sırasında 40–50 tonluk tır kamyonlarını taşıyamayacağı gerekçesi ile, o son yıllardaki kötü alışkanlığımız, maddiyat daha tatlı gelmiş, buna bilgiçsizlik, ruhsuzluk, yakın geçmişimizi yağmalama, önemsizleştirme alışkanlığımız da eklenerek, asırlarca görevini sürdüren bu tarihi köprü, acımasızca yıkılarak, yerine betondan, eski köprüye tamamen zıt, bir büyüğümüzün tarifi ile; tam bir ucube, basit, adi ve çok çirkin bir köprü yapılmıştır ki, bence burada dönüşü olmayan tarihi bir cinayet de işlenmiştir.
Bu duruma köyümüz veya Karamandaki tarihi yapıları koruyup/kollayan ve tamirlerini yapan idareciler değil, hatırlı mermer işletmesinin daha yukarılardan yaptırdığı, baskı ile yapıldığı anlaşılıyor. Gönül isterdi ki, duyarlı insanlar, burada devreye girip, oradan dünyalar kadar para kazanan mermer firması zorlanarak, o eski tarihi köprüye dokundurulmadan, hemen yanına şimdiki köprü yapılabilseydi. Aynen Akköprü de olduğu gibi.

Devam edecek

Tevfik Demir
Konya’daki Yeşildereli

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

webmaster wordpress site analiz seo analiz
ibrala.com Sitesi Yunus Emre Medya Tanıtım Web Tasarım ve Organizasyon'a Aittir.