Çocukluğumdaki İbrala bölüm 4

25 Mart 2015
966 kez okundu

yesildere_9_20091214_2090279130Ekonomi-Geçim kaynakları:
O yıllarda köyde tek geçim uğraşı, çiftlilik ve hayvancılığa dayalı bir yaşam şekliydi. 500 hanede, iki binin çok üstünde yaşayan halkın hemen hemen üçte ikisinin, çifti/çubuğu, tarlası olup, geriye kalan halkın da çoğunun yine birkaç koyun ve keçisi ile bir ineği olduğunu hatırlarım.

Çocukluğumun ilk yıllarında; köyde bir hayli devenin olduğunu, bu develerin de diğer hayvanlar gibi, sürüler halinde güdüldüğünü biliyorum. At arabasının bile bulunmadığı o yıllarda, develer; ağır yük ve uzun yolculuklar için, en iyi nakliye hayvanları arasındaydı. Büyüklerimden öğrendiğim kadarıyla, köyden Hac’a gidenler bu Develeri kullanılmışlardır.

O yıllar; tarlalar öküzlerin çektiği sabanlarla sürülür ve ekilirdi. Köyde bir hayli at cinsi hayvanlar varsa da, galiba ekilen tohumların derine düşer, çimlenemez anlayışı ile pulluk pek kullanılmazken, sonraları ‘sandıklı’ adındaki bir nevi mibzerin çıkmasından sonra at çiftine yani pulluğa geçildiğini sanırım..

Sulanan tarlanın aktarılmasından sonra, Güzün ekileceği günler yaklaştığında, tarla suyla bütün kesekleri de eriyene kadar sulanır, buna da GÖNEN denilirdi ki, ekinler kışa girerken ılmık içinde kekliği bile gizleyecek kadar büyüdü denirdi

Yine o yıllarda deve sürüsü yanında, beygir, yoz sığırı, sağmal inek ve dana ile merkeplerden oluşan ‘hergele sürüsü’ ile birlikte, en azından 10–15 kadar küçükbaş tabir olunan hayvan sürülerinde, binlerin çok üstünde koyun ve keçiye de sahipti ki, köyde ikibin’in üstünde olan halkın büyük ihtiyacının karşılanmasında, en büyük katkıya bu hayvanlar sayesinde erişilirdi.

Bir de bağ ve bahçelerdeki uğraşlar vardı ki, ben de 7-8 yaşından itibaren yukarı derede bulunan iki bahçemize, babamın boz eşeğimizin sırtına bir harar içinde yükleyiverdiği gübreleri (hayvan tersi) oraya götürürken yol üzerindeki Devlingeç Koyağı’na geldiğimde, korkudan eşeği dehleyerek çabuk çabuk geçerdim. Çünkü anlattıklarına göre; burada “velet” varmış. Deli Elif bir çocuk doğurmuş ta, boğarak öldürmüş, buraya gömmüş derlerdi.

Sonra da babam emmimden bir gün için ödünç aldığı öküzlerle bu bahçeleri sürer, çeşitli sebzeleri ekerdik.

Kış hazırlıkları:
Artık harman işleri bitmiş, un ve bulgurluklar ile güzlük veya baharda ekilecek tarlalar için tohumlar da ayrıldıktan sonra, kalan fazla buğday, arpa, çokça ofis ve tüccara satılarak, alınacak para; o yıl evlenecek delikanlıların müstakbel eşlerine takmak için beşibirlik, gramusa veya bilezikler ile birlikte ailenin diğer ihtiyacı için harcanacaktır.

Temel yiyecekler arasında olan unluk ve bulgurluklar, çokça köy içinde cami önündeki tertemiz akan değirmen argı geriz’inde veya başka yerlerde yıkanır, bulgur olacaklar kazanlarda kaynatıldıktan sonra, unluklar gibi o yıllarda umumiyetle toprak olan damlarda kurutulur, sonra da köydeki su ile çalışan üç adet değirmenlerde öğütülürdü.

Ayni zamanda yine bu damlarda çırpılan cevizler, üzüm erikler, soğanlar, kabuklarından soyulan mısırlar, bir de özel olarak buğdaydan öğütülüp ayranla karıştırılan hanım ve kızlarımızın elleri ile üçgen şekline getirdikten sonra devri-kamber saplarından yan yana getirilip bağlanan adına da ÇIĞ dedikleri bir nevi hasırın üstüne serilip kurutulmaya bırakılan “tarhana”ları hatırlarım.

Biri şu anda yukarı kahvenin batı tarafından yukarıya çıkan sokakta, diğerlerinin yerlerinin nerede olduğunu pek hatırlayamadığım adına SOKU denilen taştan oyulmuş büyük (Dibek) havanlar vardı. Ahşap tokmağı ile bu sokularda, o yukarıda geçen tarhanalıklar veya yarmalar, daha çok ta o yıllarda iri olarak satılan tuzlar, dövülerek kullanılacak hale getirilirdi. Bu işler altı ve üstü yuvarlak taştan yapılmış, elle çevrilen adına da EL DEĞİRMENİ denilen aletle de yapılırdı

Köyde çeşitli yaylalardan başka; Döşeme, Pınarkolu, Korundibi ve Aşağıdere’deki boş tarlalara sağılmaya gelen koyun ve keçi sürülerinden ve akşamları evlere gelen sağmal ineklerden, kız ve kadınlarımızın sağdığı sütler, sağılan helke veya cingil içinde, çöp kertiği ile işaretlenerek, topluca birine, birkaç gün sonra da, başka birine devredilir, buna da “değişik” adı verilirdi.

Sütleri topluca alan hanım, onu evine getirir ya süt makinesinden geçirerek Kaymağını (krema) belli bir zaman içinde elleri ile çevire çevire sıkıştırarak tereyağı yapar, geride kalan suyunu da, çökelek denilen bir nevi peynir yapardı. Bazen de, akşamdan yoğurt yaparak sabah erkenden de Yayık’ta(Gümbür) yayarak, tereyağını çıkardıktan sonra kalan ayran da, ya öyle tüketilir veya bir kesede süzdürülerek, “yağsız süzme yoğurt” yapılırdı. Yayık işi bittiğinde, bu işi yapan hanımlarımız, bir tas veya cingil içinde, üzerine bir kaşık ta tazecik tereyağını koyarak, komşulara ikram da ederlerdi.

Koyunu çok ve zengin olanlar, ya sütün içindeki yağı hiç almadan tam yağlı veya yarım yağlı peynir yaparak özel “tulum” derilerine iyice basarak, kışa saklarlardı.

O yıllar buzdolabı olmadığı için, sağmal hayvanların sütlerinden elde edilen kaymak, peynir, tereyağı ve yoğurtlar büyük selelerin altında, yine o damlarda BASTIRIK adı ile güneşten etkilenmeyecek kadar üstü çeşitli örtülerle örtülerek, bazı yaylalarda daha serin kuyularda, Tekke’de ise ta Yunus Emre’nin atalarının da kullandığı, oradaki obruklarda saklarlardı. Son güz aylarında koyun ve keçi sütünden yapılan adına da GÜZ YOĞURDU denilen bir yoğurt daha vardı ki, büyükçe bir çömleğin içinde saklanırdı. Anam; bu yoğurttan her alışında, kalanının üzerine iç yağını eriterek döker, böylece daha fazla dayanmasını sağlardı. Son yıllarda ise, bu ürünler çokça Karaman Belediyesinin yaptırdığı, “Buzhaneye” gönderilmeye başlamıştı.

Son yıllarda köyün sütlerinin Aşağıdeğirmen veya Karşıdeğirmen’de, Alpellilerin Süthanesinde peynir haline getirilir, Sümüklü Dayının lehimini yaptığı peynir tenekeleri şoför Mustafa’nın “Austin” marka, üzeri tente ile örtülü, yolcuların da bindiği, Kamyonunun kasasında, Karaman’a götürülerek Buzhaneye teslim edilirdi.

Mevsiminde toplanıp dilinen taze fasulyeler, taze kabaktan dilinen kabaklar, hatta kışa katık olur diye tazecik toplanan tokmakanlar (semizotu) bile kurutulup kışa saklanırdı.

O yıllarda köydeki tavuklar kışın yumurtlamazlardı. Anam kış aylarında kullanacağı yumurtaları eski bir çömlekte çamaşırların yumuşatılmasında kullanmak için biriktirdiği meşe külünün içine gömerek kışa saklardı.

Adına niye tasma kabak dediklerini bilemediğim, şimdilerde ise balkabağı denilen güneşte kala kala iyice kızaran kabaklar ile, o yıllarda yalnız yemek veya hayvana verilmek üzere çok az yetiştirilen kelle pancarlar, bir haranı veya büyük tencere içinde hanımlarımızın ekmekten kalktıkları bir tandırın üstünde iyice pişirilir ve yenirdi.

O yıllarda Afyon (Haşhaş) ekimi yasak olmadığından köyde de çokça ekilir, sakızı zamanında toplanır, Karamanda, ya tüccara veya Ofise satılırdı. Bir de her bahçede olduğu gibi, bizim bahçede de, Kendirik ekilir, olgunlaştığında yukarıda bahsedilen tasma kabaklarının çekirdeği ile kavrularak, bilhassa buğday kavurgasının içinde, bir çeşit çeşni olarak yenir veya ceviz, afyon ve Kendirik, dibeklerde iyice dövüldükten sonra, batırıklarda da kullanılırdı.

O yıllarda en çok sevdiğim, anamın tandırda ekmek yaparken, son kalan hamuru bu afyon yağında tekrar yoğurduktan sonra leğene yayıp, üzerine yine afyon tohumu serptikten sonra, leğenin üstüne sacı kapatıp, hem üstünden ve hem de altından hafif ateşte pişirdikten sonra dilim dilim bizlere verdiğinde sıcak sıcak yediğim çöreklerdi.

İmambağı’nda bağı olanlar ve diğer yerlerdeki bağ sahipleri de; artık üzümlerini toplamış ve pekmezlerini kaynatırken, kazanın altındaki bol ateşte, son süt mısırları da pişirilerek sıcak sıcak ve tatlıca yenirdi.

Kocamış ve verimden düşmüş koyun, keçi veya sığır cinsinden hayvanlar “etlik” adı ile kesilerek, kavurma, sucuk, pastırma gibi işlemlerden geçirilerek kışa saklanır, kavurması çeşitli yemeklerde, çoğunlukla da kuru fasulye ve nohut yemeklerinde kullanılırdı. Ciğer kavurması ise, o yılların sabah yemeği olan ve sevilerek içilen sulu pilav(çorba)’a, ayrı bir tat verirdi.

Benim çocukluğumda durumumuz müsait olmadığı için etlik yapamazdık. Ancak babam her Karaman’a gittiğinde bizim çarşı ekmeği dediğimiz, o yılların pidesi bir ekmek, yanında biraz helva ve biraz da doğranmış pastırmadan getirir, doya doya yemesek bile, tadar ne olduklarını bilirdik.

O yıllar sobalarda yalnız odun yakılırdı. Bu sebeple kış yaklaştığında ihtiyacımız odunları dağ tarafındaki Kalıf, Enece, Meğil ve Çayırkuyu olarak hatırladığım yerlerden temin eder, eşeklerle getirir, sobaya göre tahra ile keser ve münasip yere (Rahmetli Babamın tabiri ile kitap gibi) kayar, kışın soba ve ocaklarda yakardık.

Çocukluğumda emsal arkadaşlarımla ilk oduna gittiğimde, o anılan yerlerde geniş ve kocaman meşe fundalıklarından “tahralama” usulü ile, birazcık kalınlarını keser, boz eşeğimize sarar köye getirirken, bizden büyüklerin kör balta ile bu meşe fundalıklarını büyük közleri de olsun diye ta kökünden çıkarır getirirlerdi ki, bu şekilde oralardaki ağaçların neslini de kurutmuştuk. Şimdi oralarda olmadığımızdan, inşallah tabiat ana, kendi kendini tamir etmiş, ormanlarımız o eski bildiğimiz duruma gelmişlerdir sanırım.

Kışın bilhassa saçta ekmek yapılırken tandırda sacın altında ekin saplarının toprağa yakın tarafları, samandan büyük, kalın ve dayanıklı kısmı yakılır, buna da KESMİK denilirdi.
Harmanımız olmadığından anamın ekmek yaparken yakacağı kesmik denilen şeyi, hem bahçemizden ve hem de mahallemizden komşu ve arkadaşım Tilkici Hasan Dayının oğlu, genç yaşta kaybettiğimiz Sadık ile köyün muhtelif mevkilerindeki artık tamamen terk edilmiş harman yerlerinin kalıntılarını, süpürerek toplar, içine sığır cinsinden hayvanların oralardaki kurumuş tezeklerini de katarak, eşeklerimizle evlerimize taşırdık.

Kısacası; sonuç olarak, son güz aylarındaki bu büyük çaba, o yıllardaki uzun sürecek olan kışa hazırlık günleriydi ki, yine o yıllar bu günlere “KAP KAPAN GÜNÜ” de denirdi.
Devam edecek
Sayın Ömer KARAYUMAK’A.
Bir tarih araştırıcısı olduğunuzu uzun zamandır bilir ve taktir ederim.Köyümüzdeki tarihi hamamda olduğu gibi köprülerimiz hakkında da maalesef doğru bilgiye sahip değilim.İlerdeki yazılarımda kullanmak üzere köprülerimiz hakkında da beni aydınlatırsanız çok sevinirim.Saygı ve selamlarımla Tevfik.

Tevfik DEMİR
Konya’daki Yeşildereli

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

webmaster wordpress site analiz seo analiz
ibrala.com Sitesi Yunus Emre Medya Tanıtım Web Tasarım ve Organizasyon'a Aittir.