ÇOCUKLUĞUMDAKİ İBRALA (Yeşildere -2)

25 Şubat 2015
1.255 kez okundu

yesildere_18_20091214_1766276451Nüfusu ikibinin üzerinde olan o yıllar köyümüz İbrala’da, benden başka Tevfik adında bir başka isim yoktu. Geleneklere uyularak hep bildiğimiz isimler konmuşken, benden önce doğan kardeşlerimin art arda ölmeleri üzerine, bir yakınımız “Bu çocuğa yabancı bir isim koyalım” dediğinden, o yakınımızın askerdeki arkadaşının adı ile, ismimi Tevfik koymuşlar.
Anamın anlattığına göre; doğduğumda çok zayıf/çelimsiz biri de (hırık) olduğumdan, o yılların benim gibilere uygulanan adetleri üzerine; Yukarı Değirmen’in çark evinden, bir güğüm içinde getirilen su, güneşte ısıtıldıktan sonra (çimdirilmiş) yıkanmış, Deli Elif’in sırtına bindirilerek, Köyün etrafını dolaştırılmışım..
Daha sonra da Döşeme Dere Köprüsü’nden sola, yani Bend’e doğru giderken, yol üzerindeki, şimdilerde olmayan ve o günlerde dallarında renk renk bez (çaputların) bağlı olduğu, meşhur iğde ağacının kökünden geçirilmiş, iğdeye benim için de bir bez bağlanmış ve en sonunda da Karaman’da Demir Gömlek Tekkesi’ne bile götürülüp getirilmişim.
O yıllarda yeni doğan çocuklar belli bir yaşa kadar annelerinin sütü ile beslenir, uyumaya yatırılırken de kundak denilen genişçe bir bezin üzerine serilen ikinci bir bez üzerine çan(tenekeden yapılmış eski deve çanlarına benzeyen kutu)’da ısıtılan toprak dökülür, ısısı elle kontrol edildikten sonra, çocuğun belinden aşağısı bu toprakla örtülüp, önce topraklı bezle, sonra da diğeri ile sarılır, ve özel kundak ipi ile iyice bağlandıktan sonra, ya beşiğine ya da salıncak denilen yatağına yatırılırdı.
O yıllarda biberon bilinmediğinden veya bulunamadığından, çocuklara annelerinin ağzında çiğneyip yumuşattıkları ekmek, şeker veya pekmez karışımı olan gevişleri, ince bir tülün bir tarafına alınır, çocuğun ağzına girecek şekle getirilerek çocuğa verilir, buna da “sormuk” denilirdi. Birkaç aylık olduklarında da, küçük bir kaşıkla sulu yemeklerden verilmeye başlanırdı. Sonraları lastik emzikler çıkmıştır ki, zaman içinde ben ve benim çocuklarımdan bazıları da, yukarıda sayılan ayni usul ve uygulamalarla büyütüldük.
İlk hatırlayabildiğim büyükçe bir alanda toplanmış bir kalabalığı, kenarda koca bir davul ve düdük (klarnet) çalan iki kişi ile bu kalabalığın ortasında belinden aşağı fistan  (entari) giymiş birinin parmaklarında şipşan(çalpara)larla döne döne oynadığını, bu kalabalık çemberinin bir yerinden yanımda babamın amcası olması sebebiyle, benim de amcam olan, Balkan Savaşı gazilerinden Hasan Demir’in oğlu İsmail Hacı (Boduk Hacı) ile korka korka seyrettiğim bir şenlikti..
Dört veya beş yaşına geldiğimde ise, bu şenliklerin bir sünnet düğünü olduğunu, bu düğünün de sokağımızda en uygun yer olan bizim, emmimin ve başka bir yakın akrabamızın evlerinin bulunduğu, o koca kapılı büyük hayat (avlu) içindeki o günlerin büyükçe olan toprak örtülü, biz çocukların da yavaş yavaş üzerinde çeşitli oyun ve oyuncaklar yaptığımız ahır damı olduğunu, bu sünnet işini yapanların da, o yıllar bilhassa bahar aylarında köye gelen (Abdallar) Romen vatandaşlar tarafından yapıldığını anlayacaktım.
Çoğunlukla ortada oynayan bu köçeğe bir yorgan verilir, köçek bu yorganı başı üzerinde döndüre döndüre oynarken, sonunda bir yere fırlatıp atardı.
Ben kendi sünnetimi hiç hatırlamam. Anamın; sünnet olduğum günlerde babam köyde olmadığından, beni kapı komşumuz babamın arkadaşı, Pırtıcı Halanın eşi Konyalı Fuat adında birinin sünnet ettirdiğini söylerdi.
Dışarıda bu şenlikler olurken, esas sünneti yapacak olan “usta” dedikleri şahıs da evin içinde, sünnet edilecek çocuğu bir yakınının (kirvenin) kucağına alıp bacaklarından sıkı sıkı tutmasından sonra, elindeki özel keskin ustura ile, işini kısa sürede bitirir, yaranın üstüne bir toz attıktan sonra, ücreti ile birlikte, elini yıkadığı bir kalıp sabunu da alıp götürürdü..
Çocuklar diş çıkarmaya başladıklarında; buğday veya mısırdan, bulgur kaynatılarak, yakın komşulara ikram edilir buna da DİŞ BULGURU denirdi.
O yıllarda kışın çok kar yağardı. Öyle ki, devamlı yağan karların, o yıllardaki toprak damlarını günde iki kere küremek mecburiyeti doğar, sonra da bilhassa ikindiden sonra kürenen bu damlara saman kırıntıları dökülür, her damın üzerinde bulunan taş yuvakların (silindir) deliklerine takılan ahşap çıkrıklarla, damın üzerinde defalarca gelip gidilerek, iyice yuvulurdu.
Bu mevsimde hayvanlar da köyde ağıl ve ahırlarda olduğundan, onların yiyecekleri hemen oradaki samanlıktan verilir, sulanmaları için çeşme veya su arkına götürülürlerken, damlardan kürenen karlar, geçiş yollarını da kapadığından,  bir hayli zorlanılırdı..
O kış günlerinin gecelerinde babalarımız odalara ve kahveye gider, bizler de çok yakın komşu ve akraba çocukları ve analarımızla, çok kere babamın amcası, aynı zamanda benim de amcam olan (Boduk Hasan) Hasan Demir’in evine giderdik. Radyonun ve televizyonun olmadığı o yıllar, biz çocukların tabaklar içinde önümüze konulmuş kavurga ve bulguru atıştırırken, analarımız da dâhil, masallar diyarının bir dâhisi olan Yengemin anlattığı, uzun hikâyelerini dinlerdik.
Yengem ayni zamanda eli de becerikli biriydi. O yıllar yeni nişanlanan kızların çeyiz bohçaları ile nişanlısına götürecekleri arasında, adına “Yağlık” denilen, beyaz patiska bezden yapılan mendillerin kenarındaki en iyi iplik oyalarını, önündeki tahtadan gergefine taktıktan sonra, Kerem ile Aslı Hikayesinden öğrendiği deyişlerden birini de yanık sesi ile söyleye söyleye işine devam ederdi.
Bir de, köyde bulunan adına Istar veya Çulhalık ta denilen, çul, çuval, harar ve heybeler ile o yıllarda erkeklerin giydiği pontur(pantolon), hırka-ceket ve halıların dokunduğu tezgâhlarda kullanılacak ipleri, ahşaptan yapılmış büyükçe çıkrığında döndüre döndüre büktüğünü hatırlarım.
Bir eli ile çıkrığın hareket kolunu çevirirken, diğer eli ile de bu ipleri iğ dediği bir mil’e sararak yumak haline getirir, yine yanık sesi ile, eski yıllarda, çocuğu olmadığından üstüne ikinci bir hanım (kuma) getirilen genç bir hanımın kaderine ağlarken, kocasına sitem dolu sözlerini içeren, uzunca, ancak ne yazık ki şu anda birkaç kıtası aklımda kalmış olan, bir deyişi de şöyleydi:

Yokuşuna doğru da Engürü (Ankara) yolu
Üstüme gelenin oldu bir oğlu
Kucağım bomboş, Yüreğim dolu
Vay ninni söylemeyen dillerim benim
Cici beşik üğrümeyen kollarım benim
Bir oğlum olsa da versem hocaya
Okuya okuya çıksa heceye
Yüzümde kalmadı sefil kocaya
Vay ninni söylemeyen dillerim benim
Ciçi beşik üğrümeyen kollarım benim

Artık yaşım da 6–7 olduğundan, evimizin büyükçe, iki kanadının birisi kocaman bir kol demiri ile bağlandığından devamlı kapalı, diğerinden de, hem insanların, hem de hayvanlarımızın girip çıktığı, kapısından girildiğinde; içinde emmim ve yakın akrabadan ihtiyar bir ninemizin de evlerinin bulunduğu kocaman bir hayat’ı (avlu) hatırlıyorum.
Avlunun içinde müşterek kullandığımız bir tuvalet, kocaman bir ahır ve bu ahırın toprak damında, emmimin oğlu İsmail ile kendimizin yaptığı, ilk oynadığımız oyuncaklar.
O yıllar babam köydeki beş sınıflı İlkokul’un hademesi olup, okulun başöğretmeni de Latif Turhan adında biriydi. Köyde ilk Gramofonu, bu öğretmenin getirdiğini sanıyorum.  Bir kış gününde ailecek bize gelirken beraberinde bu Gramofonu da getirmişlerdi ki; ”Adalardan bir yar gelir bizlere”, “Çıkar yücelerden” ve daha nice eski şarkıları ilk defa o gün dinlediğimi hatırlarım.
Televizyonun ilk çıktığı yıllarda, nasıl o evde toplanıp hayran hayran seyredildiği gibi, o yıllarda da köyde Gramofonu olan evlere, hele hele yaz günlerinde de damlara toplanılarak, çeşitli şarkı ve türküleri, o yıllar en çok ta Refik Başaran adındaki şahsın plaklarını dinlerdik.
Bu evimizde iken 1940 yılında yapılan nüfus sayımı sırasında dışarı çıkmamız yasaklanmış olduğundan, yengemin o koca kapıdan şöyle başını çıkarıp baktığında, Nüfus Memuru Ali Kaya’nın, Yengeme bir tokat atmasını gördüğümüzde, biz çocuklar çok korktuğumuzdan, koşarak kapıdan uzaklaştığımız hatıralarım arasındadır.
Babamın emmisi Hasan Amcam yaşça Dedem Osman’dan daha büyükmüş ki bu yüzden onun oturduğu ev bizim oturduğumuz evden daha büyük, başköşesinde ocağı ve tandırı da olan, tavanındaki kalem kadar düzgün ve sağlam ağaçlarının, ocakta yakılan odun isi sebebiyle simsiyah olmuş bir evdi ki, evin dedelerim tarafından da kullanıldığı söylenirdi.
O yıllarda, lambalarda yakılan gaz yağının bulunmadığı veya ulaşılamadığı yıllarda, üzerinde çıra (çam) yakılan, 15–20 santim yüksekliğinde çamurdan yapılmış yuvarlak, yakılan çamların dik durması için üzerinde delikleri de olan, bir nesne de vardı ki adına KÖLE deniliyordu. Yengem bu köle ile aydınlandığımız çok geceler olmuştu derdi.
O yıllarda bir de çamurdan yapılmış içine konulan o günlerin sağlam meşe ağacının közlerinin etkisiyle pişmesi zor ve uzun süren nohut, fasulye gibi yemekleri pişirirken tıkır tıkır ses çıkaran ocaklar vardı ki, bu ocağa da KÖZ OCAĞI denilirdi..
1940 yılı benim İlkokula başladığım, ayni zamanda bu avludan bölünmüş arsa üzerine dış kapısı müstakil, sokağa açılan kendi yeni evimize taşındığımız yıldır. Yeni gelen Sırrı Çömlekçi adındaki başöğretmen; okula kaydımı yaparken, o yıllardaki çok yapraklı nüfus cüzdanımın ilk yaprağına da 28 yazmış ve “Senin okul numaran 28, sakın unutma” tembihini de yapmıştı
Devam edecek.
NOT: Bilindiği gibi eski yazılarım arasında ayni adı taşıyan yani Çocukluğumdaki İbrala-Yeşildere adında bir yazım da var..O yazımda bildiklerimi çeşitli sebeplerle kısa kısa cümlelerle ifade etmiştim.Bilhassa yeni nesil hemşerilerimden telefonla veya bizzat “Köyümüzdeki eski örf ve adetlerimizi, geçmişimizi sizin yazılarınızdan öğreniyruz.Yazmaya devam edin”dediklerinden bunu bir görev olarak kabul edip bu konuyu daha detaylı olarak tekrarlıyorum.

Tevfik DEMİR.
Konya’daki Yeşildereli

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

webmaster wordpress site analiz seo analiz
ibrala.com Sitesi Yunus Emre Medya Tanıtım Web Tasarım ve Organizasyon'a Aittir.