Yeşildere’de (İbrala) Tekerleğin Olmadığı Yıllar

16 Ekim 2014
1.818 kez okundu

yesildere_carsiİlk aklımın erdiğinde; kocaman iki kanatlı kapısı ve bu kapıdan girildiğinde hayli büyük bir avlu içinde, bizim, amcamın ve yakın akrabalarımızdan ihtiyar bir kadına ait, toprak damlı tek odalı aralığı da olan, evlerimizi hatırlarım.
Bizim ev o koca kapıdan girildiğinde tam karşıda, amcamın evine göre daha küçük iken, Amcam (Babamın amcası) Hasan Demir’in (Boduk Hasan) evinin odası ve aralığı bizim evden daha hacimli, dip köşesinde genişçe bir ocağı, ocağın önünde toprak sediri, tavanında kalem kadar düzgün, eski yıllarda soba olmadığından, daha çok kış aylarında ısınma ve yemeklerin burada pişirilmesinden ve hatta aydınlanması için yakılan odun isi ile kapkara olmuş, ama asırlara meydan okuya okuya, ta bugünlere kadar gelen, cinsinin ne olduğunu bilemediğim, sapa sağlam ağaçlarını da hatırlarım.
Amcamın bizim evden daha hacimli olması, sağlamlığı ve ocağının bulunmasından anlaşılıyor ki, burası eski yıllarda köyde demircilik te yaptığından lakabına Demirci Süleyman denilen büyük dedem zamanından beri kullanılan bir bina olup, emmime, elinin birisinin çolak olması sebebiyle bizim oturduğumuz ev de sonradan ancak bu kadardık yani daha küçük yapılarak Osman dedeme, ondan da bize intikal ettiği anlaşılıyor.
Burada geçen çocukluk anılarımı daha önceki yazılarımda yazmıştım. Hemencecik o sokakta lakapları ile Pekmezci Hasan, Ebişler, Kürsoğlular Kirkitler, Karacalar Çandımlar, Akkabaklar gibi hemen aklıma geliveren ailelere ait, bizimki gibi büyük kapılı, yine büyükçe avlu içinde birlikte oturan yakın akrabaları hatırlarken, bunların tamamına ait işte o büyük kapılardan, sırtlarındaki yükleri ile develerinin girdiğini de çok iyi hatırlarım.
Bizim o büyük kapıdan bir devenin en son ne zaman girip çıktığını hatırlamadığıma göre, o yıllar eskilerde kaldığından, kapının bir kanadı arkasında demircilik yapan büyük dedem Süleyman’ın yaptığını tahmin ettiğim, kocaman bir koldemiri ile kapatılıp sabitleştiril- diğinden, diğer kanadından girilip çıkılır, o kanat ta, gece yine başka bir kol demiri ile arkadan kilitlenirdi.
Bu kapıyı anlatırken 1940 yılı nüfus sayımı sebebiyle, büyük/küçük hiç kimsenin sokağa çıkamadığı gün, emmimin eşi Ayşe yenge’min anılan kapıdan başını şöyle bir çıkardığında, o yıllardaki nüfus memuru Ali Kaya’nın, hemen oraya gelip, bir tokat attığı da hatıralarım arasındadır..
Yukarıda saydığım kişilerin ve köyün diğer evlerine hemen önümüzdeki yoldan geçen develere, o kapının kıyıcığından emmimin oğlu İsmail Hacı ile korka korka bakarken, bir taraftan da, nereden öğrendiğimizi pek hatırlayamadığım “Hoş deli deve, Gele gele gele, Yükü bizim eve, Boku sizin eve” diye bir tekerleme söylediğimizi,
Birazcık büyüdüğümde de artık o koca kapıdan dışarıya çıkmaya başladığımdan köyün girişinde Korundibi’inde, köye ait dişi develeri döllemek için, bir yabancının getirdiği erkek devesine sanki komut verir gibi “Haydi, alalım oğlum bir çebiç daha” (çebiç oğlağın büyüğü) dediği günleri, işini bitirdikten sonra da, bu şekilde kazandığı 10–15 çebici alarak köyden ayrılışını, dişi deve’ye Maya, erkeğine lök-Besrek, yavrusuna da Daylak denildiğini de hatırlarım.
Bütün dünyada olduğu gibi, o eski yıllarda çok uzak diyarlara “İpekyolu” denilen yollarda olduğu gibi, köyümüzde de çoğu ağır nakil işleri bu develerle yapılırmış. Rahmetli kayınvalidemin anlattığına göre; Mısırda okuyarak icazetini (diploma) alıp köye dönen İnisi-Çelebisi İsmail’in, köyün o yıllardaki ağalarından olan babası Hacı Ali ile birlikte, hacca giderken “develerle köyde Körseyvat denilen mevkiden çıkıp gittiler” dediğini de duymuştum. .
(Adı geçen İsmail, Karamanda uzun yıllar Yunus Emre camisinde imam ve vaaz, Araboğlu Camisinde de Ramazanda hatimle teravih namazı kıldıran, İbrala’lı Müderris Hacı İsmail Uysal)
İşte o yıllar ve daha eski yıllarda köyde her türlü nakil işleri hayvanlarla olup bunun en çoğu ve ağırını bu develer, kalanını da cefakar merkepler yaparlardı ki, develerin yavaş yavaş köyde kaybolmasından sonra, yerini at arabaları almış ise de, yine de bu işi çokça o cefakar eşekler üstleniyorlardı..
Çocukluğumda; köyün üç mahallede, beş yüzden fazla meskende, ikibinin çok üstünde nüfusunu, o yılların geçim kaynağının en önemli bölümünü oluşturan hayvan vardığında deve sürüsünü, beygir sürüsünü, sağılan ve sağılmayan sığır sürülerini, merkep ve danalardan oluşan hergele sürüsünü ve o yıllar sayısı on binleri çoktan aşan koyun, keçi ve oğlak cinsinden davar sürülerini hatırlarım.
Yine o yıllarda tarlaların tamamına yakını öküzlerin çektiği sabanla sürülürdü, uzaktaki tarlaları sürmeye gidenler günlük sürecekleri evleği tamladıktan sonra hayvanlarını otlamaya bırakır akşamları da oradaki damlarda kalırlardı. Bunlara umumiyetle üç günde bir köyden azık olarak 30 ekmek, pilav için bulgur ve birkaç kaşık da yağ getirilir, tarla işi bitinceye kadar orada kalınırdı. Tarlaların ekim işlerinde de ayni işleme devam edilirdi.
Eski yıllarda bilhassa geceleri o damlarda hem hayvanlar ve hem de sahipleri barınırken, hırsızların hücumuna da uğrarlar, kalabalık olarak gelen hırsızlar hayvanları zorla alıp götürürlermiş.. İşte yine öyle bir günde, hırsızlar geldiği sırada, bizimkilerden birisinin yüksek sesle “Kalkın kalkın kalkalımın, Öküzleri çalalımın. Hırsız sekiz, biz ondokuz. Birer birer tutalımın” deyince hırsızlar “Bunlar bizden daha kalabalıklar deyip oradan uzaklaşmışlar diye bir tekerlemede söylenirdi.
Köyde o yıllarda hatırı sayılacak kadar at cinsinden hayvan varlığı olduğu halde, pulluk kullanma âdeti yoktu. Sanırım pullukla yapılan ekimde tohumların daha derine düşmesinden zamanında çimlenememesi, yani topraktan çıkamama korkusu vardı. Onun için de bu iş umumiyetle öküzlerin çektiği sabanlarla yapılırdı. Bunun için de “Şu kuşa, şu taşa ve şu da bana” diyerek bir dönüm araziye, bugünkü mibzerle atılan tohumdan çok daha fazla tohum atılırdı.
Ben yaşım itibariyle öküz çifti ile hiç tarla sürmedim ama, ilkokul üçüncü sınıfından ziraat okuluna gidinceye kadar, yaz aylarında başkalarına ait öküzlerin çobanlığını çok yapmışımdır. Daha sonraları ise 1950 yılında köyden çok uzaklarda bir çiftlikte, köyün ilk traktör sürücülüleri arasında olduğumu da söyleyebilirim..
Köye dört tekerlekli at arabasının ne zaman geldiğini bilmem. Ancak motorlu vasıta olarak bir taksi ile Karaman tüccarlarından Hindoğlu, köyümüzden Gafar kızı Emine Teyzeyi bilmem kaçıncı zevce olarak alıp götürmüştü.
Benden birkaç yaş büyük olan Ali Özyürek; köyde ilk arabanın, yukarı mahallede Kel Hüseyin Dayının tek ve kır atının çektiği araba olduğunu söyler
Rahmetli anam Afacan adıyla bildiği bir muallimin, Karamandan kiraladığı at arabası içinde kendisi ile birlikte köyden Halhullardan Alime’nin de olduğu, köye kadar olan yolculuğunu şöyle anlatırdı. “Duranım Karamanda ölmüş orada defnedilmişti. (Benden önce doğup ölen Turan adındaki ağabeyim). Ben onun İçin, bir kadın yüzünden Karaman civarında tren yoluna yakın bir yerde öldürülüp bir köşeye atılan, köyümüzden Barutcu’nun kardeşi Alime Aba da kardeşi için ağlarken, muallim bir taraftan bizleri teselli etmeye çalışıyor, diğer taraftan da arabacı ile şakalaşıyordu” demişti.
Yine rahmetli kayınvalidem Cennet’in söylediğine göre; köyde ilk atlı arabayı eşi Hacelilerin Osman’ın getirdiğini söylerdi. Benim İlkokula başladığım 1940 yıllarında ise köyde at arabaları artık çoğalmıştı. Köyde ilk araba ustaları olarak ta Korundibinde Çandım Mehmet’i, sonra da yukarda Kara Mustafa’yı tanıyorum
Coğrafi yapısı bakımından tekerlekli vasıtaların köye gelmesi bence çok gecikmiştir. Demek ki diğer yenilikler gibi bunu da halkın görmesi, faydalarını anlaması gerekiyordu.
Köyde önce öküzle çekilen sabanın yerini daha seri olan atlarla çekilen pulluklar, ekin ekerken önce sandıklı sonra mibzer, orak yerini ekin biçme makinesi, düven yerini harman makineleri almışken şimdilerde ise yılın üçte ikisini alan bu uğraşın yerini bir iki günde yapan traktör ve biçerdöverler almıştır.
Hayvan varlıklarından ise önce develer, sonra öküzler ve diğer hayvanlar teker teker kayboldular. Çiftçi çocuğu değildim ama o günleri gören ayni zamanda bir başkasının hizmetinde köyün muhtelif mevkilerinden ve hatta ta ovadan eşeklere yüklenmiş tahıl çuvalları ve saman hararlarını çok taşıdım.
Bu arada 100-130 yıl önce atalarımızın kullandığı ,artık bizlere çok yabancı olan isimlerden Buğday’a HINTA,Arpa’ya ŞAYİR.Değirmen’e ASİYAP,Arı’ya ZANBUR,Bağ’a BAĞAT,Koyun ve Keçi’ye AĞNAM, Tarla’ya da A’ŞAR dediklerini biliyor muyduk.
Bu günlere gelinceye kadar bizden eskilerin bu konuda çektikleri zahmetler muhakkak ki daha çoktu. Onlar atalarından gördükleri ve o yıllardaki imkânlarla görevlerini yaparak aramızdan ayrıldılar Onların alın terini yiyerek büyüdük. O zor günlerin insanlarına şükran borcumuzu bütün kalbimizle yapacağımız rahmet dualarımızla ödemeye çalışalım. .
Şu anda o köyde bırakıp geldiğimiz tarlaların bazıları traktörü olanlar tarafından ekilip biçiliyorsa da, atalarımızın ve ayni zamanda bazılarımızın halâ hem alın teri ve hem de anılarını taşıyan tarlalar, bağlar, bahçeler, içinde acı tatlı günlerimizi yaşadığımız ayni zamanda sırlarımızı da saklayan evlerimiz, terk edilmişliğin hüznünü yaşıyorlar. Çok anlamlı bir deyimi şöyle hatırlarım.
Niceleri geldiler, Niceleri neler yaptılar neler
Sonunda;
Dünyaya bırakıp gittiler.
Orada tekerleği değil, köyden başka hiçbir yeri, Karaman’ı bile göremeden ama yukarıda sayılan bütün cefaları çekenlerde var. Allahın en güzel selamları ve rahmeti onlara da olsun..

Tevfik Demir
Konyadaki Yeşildereli

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

webmaster wordpress site analiz seo analiz
ibrala.com Sitesi Yunus Emre Medya Tanıtım Web Tasarım ve Organizasyon'a Aittir.